19 Temmuz 2013 Cuma
Diren Sevgilim
paslı bir cinnet kesmişse soluk benizlerimizi
özlemle uyanmışsak karlı kış sabahına yaz günü
geçivermişse ömrümüz farkın farkına varmadan
hayıflanıyorsam güzelim cebimde sana yazılmış bir şiir olmadığı için
boynum hain bir kravatın zincirleri altındadır.
reddet!
hepsi çarklar işlesin için.
öyle istiyor sam amca, mum yakmalı, hediyeler
almalıyım
sürpriz yapmalı, senden habersiz aldığım dairenin
anahtarlarını bir sabah
baş ucuna bırakmalıyım.
reddet!
hepsi çarklar işlesin için.
haber bültenleriyle eş zamanlı kahvaltılarda görmeliyim yüzünü
koşarak, işe gecikmeden doyasıya doymadan,
trafik sıkışmadan, patron kovmadan güzelim.
elbet görmeliyim,
kahvaltıda değilse bir akşam iş dönüşü görmeliyim
yorgün yüzünü.
büyüyen ekonomimiz ve aşkımıza dair konuşur,
kalkınma ve tatil planları yaparız.
devlet böyle istiyor güzelim.
diren!
hepsi çarklar işlesin için.
*müteşabih
26 Nisan 2013 Cuma
BİR KANSER YAKINMASI
Annem... Dilden dile dolaşır, Mecnun Leyla'ya mektup yazmak istemiş. Leyla'm demiş, devamı gelmemiş. Mecnun hitaptan öteye geçememiş. Öyleyse Leyla sen değil misin annem? Aşk dedikleri nedir? Ben sensiz aşksız kaldım, kolsuz, kanatsız, hitapsız... Ben kime anne diyeceğim söyle, kiminle okula kahvaltı yapıp çıkmanın, sıkı giyinmenin tartışmasını yapacağım? Kim "Allah'a emanet ol" dedikten sonra, sen söyleyince hissettiğim kadar güvende hissedeceğim kendimi?
Ayaklarının altında olduğu vaad edilen cenneti göğsüne, gönlüne katıp da giden papatyam benim. Papatyalar koparıldıktan sonra kokuyor anne. Bir ölüm bu kadar güzel olabilir mi diyordum hep kendime. Ve sen ölmelerin en güzelini gösterdin bana. Hani son abdestini aldığında, hani bembeyaz gelinliğini giydiğinde, hani beyaz duvağını örttüklerinde, yüzünde tebessüm, dilin damağında Allah diyerek veda ettğinde; ölmek ne güzel şeymiş dedirttin hepimize. Ölmek temizlik, ölmek en güzel şey ama anne sensizlik...
"Toprak olmak ne garip şey anne." Seni bir dağ gibi kocaman görmek her sıkıntıda ve bir kaya gibi sapasağlam görmek arkamda. Bahar gelince seninle kırlara gitmenin hayalini kurmak, saçlarına papatyalardan tac yapmak ve şırıl şırıl akan bir derenin yanıbaşında muhabbet etmek... "Bahara bunu yeneceğim, göreceksiniz" demiştin annem, bütün bunları kafanda kurup heyecanla anlatmıştın bana. Baharla cennete gideceğini mi söylüyordun yoksa? Sen gittin, senin kadar zarif papatyalar boynu bükük baş kaldırdılar anne. Saçlarına papatyalardan tac yaptım şimdi, taktın mı? Kurduğun hayalleri yine ikimiz gerçekleştirdik anne. Ama senle ben apayrı yerlerde.Elimi uzatsam tutacak kadar yakındasın, peşinden koşsam yetişemeycek kadar derin bahçelerde. Toprak olmak ne garip şey anne...
Bu bir kanser yakınması. Evre 4. Saçların hala siyah anne. Hastane yollarında geçen beş ay ve sonrasında hastane yataklarında bir ay. Koskoca bir ömrü altı ayda mı özetledin anne? Ya da neyin kazasıydı bu hep tevekkül ve teslimiyet içindeki ibadet? Hani son adımlarını atıyordun yattığın yerde. Hani melek olmuştun dünyada ve ben sana dünya sıcaklığıyla son kez sarılmıştım sımsıkı. Ölüm bedeninde yavaş yavaş boy gösteriyordu. Sıkıntıdan ve hissetmediğini söylediğin sabaha kadar seni inleten acılarından ağaran saçların pardesüme sarılmıştı "bu son anı" dercesine. Keşke o gün sararmış gözlerini de öpseydim anne. Nerden bilebilirdim ki bunun bir veda olduğunu!.. Sana son kez su verdiğimi nasıl tahmin edebilirdim? Cennet pınarlarından kana kana içesin annem. "Su, su" demiştin de verememiştim, uzaktan göz göze gelmekle yetinmek zorunda kaldığımız son günlerde. Ve ihtimaline bile tahammül edemezdim sana son kez su vermenin, soğuk omuzlarından soğuk mermere hüzünle akan gözyaşları gibi ılık olmasının.
En çok acı veren ise duandan mahrum kalacağımı düşünmekti annem. Oysa sen öyle güzel insanlarla hemhal olmuştun ki, bizlerden duasını esirgemeyecek ve senin ilmini ve güzeliğini an be an bize hatırlatacak. Hepsi fahri annem olmak için sıradalar, bir görsen... Ve kardeşlerim, ve dostlarım... Sayısız anne arasında sensiz kaldım annem ve bu çok ağır. Ama Allah annelere hak tanırmış; kıyamete kadar evlatlarına dua etsinler diye. Öyle ya, " duanız olmasaydı" diyerek yaratılmışlığın özüne ve varlığa vurgu yapan O iken, duandan mahrum kalmanın telaşına düşmek beyhude.
Şimdi mezarının başına her gelişimde gönderdiğim fatihaların ruhunu ferahlattığını düşündükçe, yine son günlerin geliyor aklıma. Hani rüzgarın yanaklarını okşamasına, ipek saçlarına dokunmasına izin verirdik de "ohh, oh kuzularım benim" derdin ya, fatiha rüzgarın annesi mi anne? Her amin deyişimde tacındaki paptyalar titrer, söyle ruhun ferahlıyor mu anne?
Sonra annem , benimle helalleşmen gelir hatrıma. Sende ne gibi bir hakkım olabilir oysa. Doğru, sen sana duyduğum sonsuz sevginin ve özlemin de hak olabileceğini düşünecek kadar güzelsin. Bu bir haksa eğer, sonuna kadar helaldir. Sadece duanı istiyorum, beni cennet bahçelerinde bekle annem...
-Dostlar, annem son görüşmemizde "görüşemediğim herkese selam söyle, haklarını helal etsinler" demişti. Annemden size selam getirdim, bir fatiha lutfedersiniz değil mi-
Büşra Dündar
25.04.2013
29 Mart 2013 Cuma
kuşlara pasaport sorulmaz
devletin ve allahın arasına sıkışmış
yasadışı rüyalarla geçmiş çocukluğuma...
gitmedim
isyan dolu bir gitmek saklı kaldı içimde
boğazıma düğümlenen gitmek,
gırtlağımın orta yerine
bağdaş kurmuş
ne tükürebildiğim gitmek ne de yutkunabildiğim
sevmedim
ne varsa bekleyen sevmemi.
gökyüzüne haykırılmamış bir sevda cebimde
bunu söylememeliyim!
yarısı yanık kibrit
bir de
uzun iki bin paketine saklanmış sevda şiirleri
iç cebimde
haykırsam donacak güneş nefesimden
sıyrılacağım sınırda tellerden
teller derimi sıyıracak
buna dayanacağım.
sınırı geçtiğim vakit bir türkü dolayacağım
inceden dilime
işte o zaman türküm
eritecek türküm buzdan dağları!
uçsuz bucaksız ovalar geçerek
göz pınarlarında yıkanmış kelimeler getireceğim şehre,
kelimeler,
etten ve kemikten.
hayır!
çekiç sesleriyle yoğrulmuş demirin buyruğuna
itaat etmeyeceğim,
öpülmemiş yanakların türküsü de güzeldir
öpmeyeceğim!
ve tamah etmeyeceğim
kanla karılmış ekmeğe!
şimdi başka ne olabilir derdimiz
kuşlardan başka?
bir yanda siz: devlet, sanayi, makine ve fabrika.
öte yanda Allah, ben ve
çalamadığım mızıka!
Ahmed Doğan
30.03.2013
17 Mart 2013 Pazar
Otonutuk
sıktığım yumruğu teslim almamalı naif bir el.
çün
ellerin sıcaklığı yumuşatıyor kinle dolan yürekleri.
hayır! tetikten vazgeçemez parmaklarım.
ki
sıcaklık içimi ürpertiyor, bu kadar kolay
erimemeli yılar yılı inandığım buzdan dağlar.
ne olsundu başka?
yüreğim devrilirken meydanlarda
çekilen tüylerim hayıracak iç sesimi:
"pes etme ey yüreğim. alanlara!"
Ahmed Doğan
08.03.2013
11 Ocak 2013 Cuma
Fe Eyne Tezhebûn
"Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın
Göçtü kervan kaldık dağlar başında..."
Özetlemiş ve göçenler kervanına katılmış Yunus Emre. Kaldık mı şimdi böyle derin manalarla dağlar başında! Gelelim naçizane manaya.
Sürgün deyince akla bir şehirden bir şehre mesleki ihraç gelir genelde... Romanlarda öyle okurdum, rivayet sürgünde tefekküre bol zaman olurmuş. Zindanlar, hapishaneler de öyle... Özgürken, yurdundayken insanın aklına gelmeyen o vakit gelir imiş.. Kimi şair olur derdi dedem kimi derviş...
Peki sormak gerek illa hapse mi düşmeli insan, illa zindana mı atılmalı yada illa sürgüne mi düşmeli uyanmak, "fe eyne tezhebun" diyebilmek için... Sürgünse, en büyük sürgündeyiz zaten! Bir kere Cennet yurdundan dünyaya sürülmüşüz.. Dünya zindanlarına atmış ademoğlunu Rabbimiz...
"Neyüz? Kimüz? Niçün varuz? Nirden geldük? Ne iderüz? Nire giderüz?"
İnsan dünya sürgününde hasat etmeli, buğday gibi kendini rüzgara sermeli... Sapından samanından ayrılmalı, toprağını tanımalı, "bunun değirmeni var daha" diye düşünmeli, güneşte kavrulmalı her dem... Sürgünde pişenlere, yurda dönüş kolaydır hem.
"Göyneği çıkarunca hepümüz ademüz" derdi bir abimiz... Öyle ya sürgün defteri kapanmadan, dünya telaşına kapılmadan gömleği çıkarmalı insan.. Gömleğin miadı dolmadan çıkarmak gerek, özünü bulmak gerek... Ama nasıl? Bulmak dedik ya; ancak aramakla olasıdır herhalde...
Son yüzyılın büyük mütefekkirlerinden Cemil Meriç , "Tefekkür bir arayıştır, içtimai bir arayış..." diyordu bir eserinde.. Tefekkürün anahtarı ise "Neyüz? Kimüz? Niçün varuz? Nirden geldük? Ne iderüz? Nire giderüz?" sorularının cevabında gizlidir.
Ama son yüzyılın en büyük hastalıklarındandır ki düşünmeye vaktimiz yok(!) Tefekküre mahal yok! İdrakimiz servis dışı sanki!
Dünya telaşına öyle bir dalmışız ki, koşuşturmaktan düşünemiyoruz... Nereye koştuğumuzu, niye koştuğumuzu, nerde koştuğumuzu bilmiyoruz... Sadece koşuyoruz... Oysa durup beş dakika nereye koşuyoruz desek yine kafi... Belki kıvılcım olacak, "koşmuyorum lan" diyebileceğiz.. Ama gecikiyoruz koşmamız gerek(!) "Düşünme, koşmana bak" diyor sistem. Oysa koştukça gecikiyoruz, geciktikçe koşuyoruz... Battıkça batıyor, çırpındıkça boğuluyoruz...
Misal ben, koşsam da ömrüm boyunca tüm merasimlere geç kaldım. Özür diliyorum. Söz veriyorum cenazeme yetişeceğim.
Ahmed Doğan
10 REBÎ'UL-EVVEL 1433
27 Aralık 2012 Perşembe
Sağırın Sesleri
Tütünlü
bir akşam ,yanık tenli söz takıldı dilime
Özgürce yanan ,ağladıkça yağan iki kelime
Attığım çiçekler yine bir bir düştü elime
Lanet görünen evin kalın duvarlarından sızan renge
Özgürce yanan ,ağladıkça yağan iki kelime
Attığım çiçekler yine bir bir düştü elime
Lanet görünen evin kalın duvarlarından sızan renge
Bak bana iyice ,bugün aşık oldum ,ol bana teselli
Susmuş plastik çiçeği sattı ,plak ve hasretin
Vagon boşluğunda naylon şiirler yazar Biri
Belirsiz bir ray güzergâhı olur asaletin
Susmuş plastik çiçeği sattı ,plak ve hasretin
Vagon boşluğunda naylon şiirler yazar Biri
Belirsiz bir ray güzergâhı olur asaletin
Seni parça parça birleştirip, kalbimde var ettim
Orada kal ,bu Biri gider şimdi cenk vakti
Sözüm tuvaldir ,aldım taa gökyüzüne nakşettim
Asit oldum yağdım üstlerine ,vahşettim
Orada kal ,bu Biri gider şimdi cenk vakti
Sözüm tuvaldir ,aldım taa gökyüzüne nakşettim
Asit oldum yağdım üstlerine ,vahşettim
Ne demiş gel de halime bir bak ,burda neler var
Sathı müdafaa yok, hattı müdafaa var
Toplu halde gelin farketmez, veled-i zinalar
Bak sol elime mermi bahşetti, O'dur zülfikâr
Sathı müdafaa yok, hattı müdafaa var
Toplu halde gelin farketmez, veled-i zinalar
Bak sol elime mermi bahşetti, O'dur zülfikâr
Tütünlü bir akşam karanlık bozmuş diyeti
Pıhtılaşan hayat, pıhtılaşan kanıma, nedir niyetin
Ani acıyınca canın ,nasıl solar silüetin
Söyleyemedim, söyletmediler bir tane ayeti
Pıhtılaşan hayat, pıhtılaşan kanıma, nedir niyetin
Ani acıyınca canın ,nasıl solar silüetin
Söyleyemedim, söyletmediler bir tane ayeti
Darwin haklı çıktı, tek asırda insan değişti
Fikir sistemi gelişti, insan parayı bulunca değişti
Kaçırdı gözlerini, kalp atışları arşa yetişti
Yaşamlarına şekil veren,din değil, dandik bir özdeyişti
Fikir sistemi gelişti, insan parayı bulunca değişti
Kaçırdı gözlerini, kalp atışları arşa yetişti
Yaşamlarına şekil veren,din değil, dandik bir özdeyişti
Hain Hakk'a karşı geldi, sözü pek mert
Bize işlemez cahil
Yolunu şaşırmış, gelir yanıma köpek misali
Bizi dişlemez cahil
Küçük beyniyle küfre düşer ,bilmez
Kaderi düşlemez cahil
Merkezinde alimi olan adam ,gelip de
Bize kişnemez cahil
Abdülaziz Akkoyun
Bize işlemez cahil
Yolunu şaşırmış, gelir yanıma köpek misali
Bizi dişlemez cahil
Küçük beyniyle küfre düşer ,bilmez
Kaderi düşlemez cahil
Merkezinde alimi olan adam ,gelip de
Bize kişnemez cahil
Abdülaziz Akkoyun
12 Aralık 2012 Çarşamba
Gemileri Yakma Vakti
Zaman akıyor, tarih sürekli değişiyor. Evren her bir zerresine kadar sürekli değişim içinde. Biz de bu değişim furyası içince kendimizi teslim etmiş, adeta nehre kapılmış dal parçası gibi, değişim nereye akarsa oraya gidiyoruz. Aykırı duruşumuzu uzun zaman önce kaybetmişiz. Konuşmuş, bağırmış, sonunda susturulmuşuz. Düşünüyoruz; çevremizdeki olaylar hiç hoşumuza gitmiyor, belki içimizde fırtınalar kopuyor ama iş itiraz etmeye gelince -içimize sonradan yerleştirilmiş- otokontrol mekanizması devreye giriyor. Sonra “aman yavrum her doğru her yerde söylenmez” diyen ebeveynler ve ardından derin bir sessizlik…
Belki doğruları söylemek için hep zaman-mekan uygunluğunu beklediğimiz için şu an yalanların yanlışların içinde yaşıyoruz. Öyle yaşıyoruz ki durup düşünsek her bir hareketimiz için bin yıl pişmanlık yaşayacağız. Belki bu yüzden düşünmekten korkuyoruz. Gözlerimizi kapatmak, kulaklarımızı tıkamak daha kolay geliyor. Konuşmaktan, hareket etmekten öyle bir korkmuşuz ki düşüncelerimiz bile boyunduruk altına girmiş. “aman canım biz de kendi çapımızda iyiyiz hoşuz, bu devirde yeter de artar bile” diye kendimizi avutmaya çalışıyoruz. Bir nevi “bana değmeyen yılan bin yaşasın” mantığındayız. Hatta işi öyle ilerletmişiz ki sadece “tepkisiz” kalmakla yetinmiyor, üstüne bir de duyarlı vatandaş(!) vazifesi yapmaya kalkıyoruz. Belki yeterince bilinçlenmek için çalışmadığımızdan, belki bilinçlenmeye korktuğumuzdan; yaşadığımız gibi inanmaya başlamışız. Öyle duyarlıyız ve öyle mantıklıyız ki aklımızda kuytu köşelerde kalan sorulara verdiğimiz cevaplar “sakallı adama toplum kötü bakar, gerek yok” tan başlıyor, “programlarımızı namaz vakitlerine göre ayarlayamayız şartlar müsait değil” e hatta “İslami yaşantı için gerekli dünya düzenine sahip değiliz”e gidiyor. Şartların olgunlaşmasını bekliyoruz ama biz bekledikçe inancımız köreliyor, idrakimiz ve vicdanımız çürüyor, derece derece kararıyoruz.
-Artık bu karanlıkları yırtacak ışığı yakmanın, cesaretimizi toplayıp ayağa kalkmanın, üzerimizdeki ölü toprağını atmanın, sahip olduğumuz gücü fark etmenin, akıntıya karşı direnmenin vakti gelmedi mi?..
Mustafa Rahmi Koç
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)