27 Aralık 2012 Perşembe

Sağırın Sesleri


Tütünlü bir akşam ,yanık tenli söz takıldı dilime
Özgürce yanan ,ağladıkça yağan iki kelime
Attığım çiçekler yine bir bir düştü elime
Lanet görünen evin kalın duvarlarından sızan renge
Bak bana iyice ,bugün aşık oldum ,ol bana teselli
Susmuş plastik çiçeği sattı ,plak ve hasretin
Vagon boşluğunda naylon şiirler yazar Biri
Belirsiz bir ray güzergâhı olur asaletin
Seni parça parça birleştirip, kalbimde var ettim
Orada kal ,bu Biri gider şimdi cenk vakti
Sözüm tuvaldir ,aldım taa gökyüzüne nakşettim
Asit oldum yağdım üstlerine ,vahşettim
Ne demiş gel de halime bir bak ,burda neler var
Sathı müdafaa yok, hattı müdafaa var
Toplu halde gelin farketmez, veled-i zinalar
Bak sol elime mermi bahşetti, O'dur zülfikâr
Tütünlü bir akşam karanlık bozmuş diyeti
Pıhtılaşan hayat, pıhtılaşan kanıma, nedir niyetin
Ani acıyınca canın ,nasıl solar silüetin
Söyleyemedim, söyletmediler bir tane ayeti
Darwin haklı çıktı, tek asırda insan değişti
Fikir sistemi gelişti, insan parayı bulunca değişti
Kaçırdı gözlerini, kalp atışları arşa yetişti
Yaşamlarına şekil veren,din değil, dandik bir özdeyişti
Hain Hakk'a karşı geldi, sözü pek mert
Bize işlemez cahil
Yolunu şaşırmış, gelir yanıma köpek misali
Bizi dişlemez cahil
Küçük beyniyle küfre düşer ,bilmez
Kaderi düşlemez cahil
Merkezinde alimi olan adam ,gelip de
Bize kişnemez cahil

Abdülaziz Akkoyun


12 Aralık 2012 Çarşamba

Gemileri Yakma Vakti


Zaman akıyor, tarih sürekli değişiyor. Evren her bir zerresine kadar sürekli değişim içinde. Biz de bu değişim furyası içince kendimizi teslim etmiş, adeta nehre kapılmış dal parçası gibi, değişim nereye akarsa oraya gidiyoruz. Aykırı duruşumuzu uzun zaman önce kaybetmişiz. Konuşmuş, bağırmış, sonunda susturulmuşuz. Düşünüyoruz; çevremizdeki olaylar hiç hoşumuza gitmiyor, belki içimizde fırtınalar kopuyor ama iş itiraz etmeye gelince -içimize sonradan yerleştirilmiş- otokontrol mekanizması devreye giriyor. Sonra “aman yavrum her doğru her yerde söylenmez” diyen ebeveynler ve ardından derin bir sessizlik…

Belki doğruları söylemek için hep zaman-mekan uygunluğunu beklediğimiz için şu an yalanların yanlışların içinde yaşıyoruz. Öyle yaşıyoruz ki durup düşünsek her bir hareketimiz için bin yıl pişmanlık yaşayacağız. Belki bu yüzden düşünmekten korkuyoruz. Gözlerimizi kapatmak, kulaklarımızı tıkamak daha kolay geliyor. Konuşmaktan, hareket etmekten öyle bir korkmuşuz ki düşüncelerimiz bile boyunduruk altına girmiş. “aman canım biz de kendi çapımızda iyiyiz hoşuz, bu devirde yeter de artar bile” diye kendimizi avutmaya çalışıyoruz. Bir nevi “bana değmeyen yılan bin yaşasın” mantığındayız.  Hatta işi öyle ilerletmişiz ki sadece “tepkisiz” kalmakla yetinmiyor, üstüne bir de duyarlı vatandaş(!) vazifesi yapmaya kalkıyoruz. Belki yeterince bilinçlenmek için çalışmadığımızdan, belki bilinçlenmeye korktuğumuzdan; yaşadığımız gibi inanmaya başlamışız. Öyle duyarlıyız ve öyle mantıklıyız ki aklımızda kuytu köşelerde kalan sorulara verdiğimiz cevaplar “sakallı adama toplum kötü bakar, gerek yok” tan başlıyor, “programlarımızı namaz vakitlerine göre ayarlayamayız şartlar müsait değil” e hatta “İslami yaşantı için gerekli dünya düzenine sahip değiliz”e gidiyor. Şartların olgunlaşmasını bekliyoruz ama biz bekledikçe inancımız köreliyor, idrakimiz ve vicdanımız çürüyor, derece derece kararıyoruz.

-Artık bu karanlıkları yırtacak ışığı yakmanın, cesaretimizi toplayıp ayağa kalkmanın, üzerimizdeki ölü toprağını atmanın, sahip olduğumuz gücü fark etmenin, akıntıya karşı direnmenin vakti gelmedi mi?..

Mustafa Rahmi Koç

11 Aralık 2012 Salı

YOL


zulamda duruyor mefhumum
lisanım el vermez,
anlatamam ki bir köre "kağıt beyaz"
kör görmez dostum, sağır duymaz!

delikanlı çağım işte, deli!
kanı mecnun olanın,
eksik olur mu derdi kederi?

böyle bir gecede yaktım işte tüm gemileri
tüm vasıtalar şiir oldu,
tüm gemiler batma ihtimaliyle
çıktı yola.
var idiyse bir ihtimali, varmak menzile,
garanti vermeliydi Nuh peygamber:
"batmaz bu gemi!"

şimdi bir türkü doluyorum dilime:
Hikaye uzun, teşbih derin.
Yol, aydınlatanın,
yok yürüyeni!

*Ahmed Doğan

30.11.12 / 16 Muharren 1434

4 Aralık 2012 Salı

Kar Tanesinin Hikayesi



Gri bulutların buluşma yeri bir orman üzeriydi bu kez.Yılın tamamında büründüğü yeşil örtüyü üzerinden atmayan ağaçların üzerine iniyordu kar taneleri.Her biri bir sanatkârın itinalı ellerinden çıkan eserleri andıran ve birbirine hiç benzemeyen bu küçücük tanecikler, buluttan ayrıldığı andan itibaren bir gelin edasıyla süzülmeye başlıyor, ahenkli bir ritmin içerisinde buluyordu kendisini...

Yolculuğun bitişiyle gelen vuslat anı.Beyazın yeşile o ilk dokunuşu.Bir bebeğin annesinin elini ilk kez tutuşu gibi.Dua için semaya kalkan ellerin cevap buluşu gibi.Yeşilin beyazla renklenişi...Her bir yaprağın üzerine özenle yerleştirilen şeker kristalleri gibi bembeyaz ve ışıltılı görünüm.Denizin pamuğumsu köpüklerinin ağaçların üzerine ulaşıp oradan konakladığını hissettiren, baktıçka huzur veren görsel bir şölen.Soğuğun en sıcak en tatlı yanı.Özlemle beklenen karın, benzersiz kârı...

Gecenin huzurlu gölgesinde geçirilen mutlu bir anı.Fakat işte güneşin yükselme anı.Ayrılığın habercisi.Dostun bünyesinde eriyecek kar tanesi.Sonraki buluşmanın tarihini veremese de, beklemesini istediğini ima edercesine, dostuna vereceği son şeyi, özünü vermesi.Ve yitip gidişi.Giderken kalanı diriltişi.İşte bir kar tanesinin hikayesi...

Elif Apaydın

18 Kasım 2012 Pazar

ikilem, üçlem ve dörtlemler!



"devletin bekasının da allah belasını versin
malboranın da!"  *Ah Muhsin Ünlü

Çay ısmarladı bugün Ramazan bana,
hem çay, üç beş bardak efkar birazda...
Gidersem dedi mektup bırakacaktım sana
Memuriyet kötü şey diyecektim
ve dahi milli beka da!
Sonuna da bir adres iliştirip mektubumun
diyecektim ki gel,
bırak devleti, düşünme bekasını da!

gelirdin değil mi lan!
-gelirdim tabi ya

...

Epik senaryomuz daha başlamadan
son buldu o akşam.
Zaten üzülürdü annem,
merak ederdi hem...
Ya arkadaşlarım?
Burada da ihtiyaç vardı bize.
Öyle ya!
Zararı da vardı, faydası da vardı,
Alternatifi de!

Ahmed Doğan / 5 Muharrem 1434


17 Ekim 2012 Çarşamba

YAĞMURU BİLE


Eylül’ün 13’ü, Cumartesi günü Yoldakiler’in kızları olarak Ak Medrese’de film günlerimizin bir yenisini gerçekleştirdik. Yönetmenliğini İspanyol Iciar Bollain’in yaptığı, senaristi Ken Loach olan 2011 yapımı filmin adı “Yağmuru Bile”. Kaliteli yönetmenlerin ellerinden çıkmış toplumsal, tarihsel, gerçek, nitelikli, kaliteli filmler izlemeye çalışan bir grup olarak film yolculuğumuzda bize katılmak isteyen kız arkadaşlarımızı her cumartesi saat 13.00’da Ak Medrese’nin 2. katına bekleriz.
“Yağmuru Bile” filmimiz hakkında yorumları arkadaşlarımızın kalemlerine bırakıyoruz:



Büşra Şafak:
Çoğu yorumcuların izlenmemesi gereken kategorisinde tuttuğu film uzun uzun düşünülebilecek mesajlar veriyor.
Başlardaki durağanlığı sonlardaki büyük değişimler örtbas ediyor. Hovard Zinn anısına çekilen filmin içindeki film Kolomb’un Amerika kıtasını keşfini konu alıyor denebilir. Coğrafi keşiflerin bize anlatılan özgür ruhlu insanların değil, aslında sömürge arayışındaki zihinlerin daha çok hammadde, daha çok para anlayışına sahip olduklarını anlatıyor. Bolivya Su Savaşları ise sömürgeciliğin modern haliydi. Sömürülen yerlilerin direnişini anlatmak için yola çıkan ekipteki Kolomb’u anlatmak amacı kendilerinde sadece fikir.
Yerlilerden birkaç insan seçiyorlar ve onların karakteristik özelliklerinden, yeteneklerinden, can sağlıklarını tehlikeye atma pahasına yararlanıyorlar. Kapitalist toplumun çocukları içlerindeki tarihi eleştirirken bile maliyet birinci planda. “ Geçmişe ağıt yakmak kadar kolay olmuyor bugüne baş kaldırmak.”
Kolomb zamanında sömürgeye baş kaldıranlar dertlerini anlatamıyorlar. Yapmaları gereken yalnızca istenileni yapmak, altın bulmak. Sıkça ağızlarda dolaşan Hıristiyan gibi konuş, seni anlamıyorum.” repliği ise coğrafi keşiflerin diğer taraftan baskıcı ruhuna değinmeden geçmiyor. “Hıristiyanlar cennete mi gider? Beni cehenneme gönderin.” Daniel’in cevabı oluyor. Ve devam ediyor:
“Sizden nefret ediyorum. Tanrınızdan nefret ediyorum. Aç gözlülüğünüzden nefret ediyorum.”
Daniel filmde Kızılderililerin lideri, su direnişinin önderi. “Suyumuzu çaldılar, daha neyimizi çalacaklar? Nefesimizi mi? Alnımızdaki teri mi?” repliğinin kahramanı. Bu sırada Costa için önemli olan tek şey filmin yüzü Daniel’in suratına aldığı darbelerin ne kadar zarar verdiği.
Costa’nın tüm tehditleri Daniel’den hiçbir şey götürmüyor: “Su hayattır, sen anlayamazsın.”
Başkan bu savaşa “geleneklerle modern çağın çatışması” diyor.
Öte yandan “Onlara bunu borçluyuz.” diyen Daniel’in önderliğindeki halk ordusu - silah olarak sadece sopaları taşıyan bir halk ordusu- savaşmaya niyetli. Costa fikirlerini zikretmeye tam da bu sırada başlıyor. Ve 14 Eylül Meydanı’nda “Kavgayı bırakın, su sizindir.” Sesleri duyuluyor.
Sonra film ekibi ve filmden döküntülerden başka bir şey kalmıyor. Daniel, Costa’ya cevap veriyor: “Her zaman pahalıya mal olur. Ve daha en zor bölümüne bile gelmedik.”



Aslıhan Tunç:
Güney Amerika’da Kızılderili yerlilerin İspanyollar tarafından katlini ve yaşadığımız çağda Bolivya’nın yerli halkının çektiği su sorununu konu alıyor Yağmuru Bile filmi. Çeşitli sosyal paylaşım sitelerinde salt aşk ve müstehcen sahnelerle dolup taşan filmlerin karşısında ilgi görmemiş, hatta beğeni listelerinde bile yer almamış olmasına rağmen izlerken uyumadığım ilk filmdi. Bolivya Su Savaşları dışında, merhametin ve dostluğun da en güzel örneğiydi. Bir zamanlar Kızılderili halkın yaşadıkları toprakları için, şimdilerde de Bolivya halkının bir damla su için yaptıkları savaş, devlet ve yancılarının “yağmuru bile” halkın elinden alma çabaları, Daniel adlı bir kişinin öncülüğünde boyun eğmemeyi öğrenen halk… Daniel rol aldığı Kızılderilileri anlatan filmde de sömürgecilere karşı başkaldırıyor, gerçekte yaşadığı hayatında da sömürgecilere karşı başkaldırıyor. Bu çok önemli bir nokta.
Yüzyıllar önce altın için Kızılderili halkı sömürenler bu defa mavi altın-su- için yapıyorlardı aynısını.
Ve Costa… Bir insanın fikirlerinin, vicdanı doğrultusundaki değişiminin en güzel örneği. Onlar dostlardı, hiç değişmemişti bu. Ulaşması güçtü ama elini uzatmıştı dostuna.



Büşra Apaydın:
Yönetmenimiz Icıar Bollain bir İspanyol olarak Hıristiyan Avrupalıları karanlık kan kokan tarihi gerçekleri ile yüzleştiriyor bu filmde. İnsanların kendi ülkelerinin tarihlerinin acı, kötü hatta vahşet içeren gerçeklerini kabul etmesi ve hatta bunları tüm dünyaya göstermesi kolay kolay yapılacak bir şey değil. Icıar Bollain’i bu konuda alkışlıyorum. Ayrıca yönetmeni, Avrupalıların tek bir aşk sahnesi dahi olmadan yahut müstehcen sahneler olmadan da kaliteli dolu dolu film çekilebileceğini batı dünyasına gösterdiği için tebrik ediyorum.
Film “Howard Zinn’in anısına” diye bir notla başlıyor. Howard Zinn Amerikalı bir muhalif aktivist. Amerika’da siyahîlere karşı ırkçılığın şiddetli olduğu yıllarda siyahîlerin yanında olan, Amerika’nın öteki, kötü yüzünü dünyaya göstermeye çalışan, başkaldıran bir “beyaz” o. Bu sebeple hocalık yaptığı Üniversiteden atıldığını, siyasilerle ve
toplumun kaymak tabakası diye bilinen kesimiyle hiçbir zaman anlaşamadığını, ırkçılığa, emperyalizme, kapitalizme, Amerika’nın açtığı savaşlara karşı tüm ömrünü direnişle geçirmiş biri. Niçin Howard Zinn’in anısına diye bir not bulunduğunu filmi izleyince çok iyi anladım.
Kristof Kolomb’un ve beraberindeki coğrafi keşiflerin arka yüzünü, asıl hedefini, Rahip Bartolome de Las Casas’ın siyahî köle tacirleriyle önce anlaşıp sonra pişman olup Kızılderililerin katlini görüp onlarını haklarını savunmak için İspanya kralına mektuplar yazdığını anlatmak için film çekmeye Bolivya’ya giden yönetmen Sebastian, yapımcısı Costa ve film ekibinin gerçekler cereyan edince nasıl değiştiklerini gözlemleyeceksiniz. Hiçbir şey, hiç kimse göründüğü gibi değildir. Başta Kolomb olmak üzere piskoposların, rahiplerin, İspanyolların Kızılderililere karşı yaptığı vahşeti, Bolivya’nın 2000’de yaşadığı tarihe Bolivya Su Savaşları olarak geçen halkın başkaldırısını, sömürgeciliğin boyutlarını göreceksiniz. Dolayısıyla Yağmuru Bile filmi içinde, üç ayrı film çıkacak karşınıza. Film boyunca şunu hiç aklınızdan çıkarmayacaksınız: Bolivya’da yaku, “su” demek.
Bollain, günümüzden 500 yıl önce İspanyol Kolomb’un Güney Amerikayi sözde keşfi fiiliyatta işgali-katliamı, sömürgeleştirme faaliyetleri ile günümüzdeki Avrupalıların ve Amerikalıların yaptığı sömürge faaliyetlerinin yalnızca tipinin değiştiğini zihniyetininse aynen devam ettiğini gösteriyor. Kolomb Güney Amerika’ya adım attığında şöyle diyor: “Altın bulan ilk kişi ödüllendirilecek. Onlara (yerlilere) iyi davranın, yiyeceklerine ihtiyacımız var.” Sömürgeci zihniyet hiç değişmiyor ve 2000’nin başında batılı çok uluslu bir şirket tarafından Bolivya’nın ulusal suları satın alınıyor. 500 yıl önce altın için sömürgeleştirilen topraklar 2000’in başlarında çağımızın altını haline gelen “su” için sömürgeleştirilmeye çalışılıyor. Ve o gün toprakları için direnenler bugün dağlara yağan suları dahi ellerinden alanlara karşı direniyorlar. Direnişin kutupları hiç değişmemiş.
Yönetmen geçişleri çok iyi ayarlamış: Günde 2 dolara figüran olarak çalıştırılan, 7 km uzaktaki dağdan yağmur sularını şehre getirmek için canlarını ortaya koyan Bolivyalılar türlü zorluklar içindeyken, o toprakların kederini anlatmaya gelen film ekibi onların çektiklerine arkalarını dönüp eğleniyor, lüks yerlerde yiyor içiyorlar. Yönetmen Bollain vermek istediği mesajı bu çarpıcı geçişlerinde yerine ulaştırıyor. “Oturduğun yerden maval okuması kolay, gel taşın altına elini koy!”
“Onlar insan değil mi, onların da ruhu yok mu, onları da kendimiz gibi sevmeye zorunlu değil miyiz?” Yönetmen Sebastian’ı Bolivya yollarına düşüren, Peder Montesinos’un Kızılderililerle ilgili bu sözleri. Filmi izlemeye başlayınca Sebastian’a, fikirlerine, davranışlarına sempati duyuyor insan, filmin kahramanı o, diyorsunuz. Yapımcı Costa, başlangıçta cimri, tüm hayatı para olmuş biridir ve ona nefretle bakıyorsunuz. Fakat gördükleriniz sizleri aldatmasın. Filmin ilerleyen dakikalarında bir sahnede yönetmenimiz Avrupalıların aile kavramının nasıl yittiğini, çocuğunun nasıl birisi olduğunu dahi bilmeyen ebeveynlerin var olduğunu ve diğer yanda Bolivya’da, sömürülen dünyada bir arada kalma ve hayata tutunma çabasının ancak aile, evlat, baba, anne kavramlarının sıkı bağları, sıkı aile bağları ile ayakta kaldığını gösteriyor. Ve filmin finalinde bir Bolivyalının verebileceği en anlamlı, en kıymetli hediyeyi görüyorsunuz: Yaku. Costa o zaman anlıyor: Su hayattır! Hayat en kıymetli hediyedir insana! Çok uzatmadan, beni sarsan filmden alıntı cümlelerle bitirmek istiyorum:

*Hıristiyan gibi konuş, seni anlamıyorum!
“-Harward profesörlerinden ve IMF’den aldığımız bağımsız raporlara göre…
-Görmek istiyorum. O serserilerin buraya gelip, burada ailelerini ayda 40 dolar parayla geçindirdiklerini görmek istiyorum!”
*Peki yağmuru bile satın alan kim! Sahibi Londra’da ve California’da olan şirketler!
*Bundan sonra neyimizi alacaklar? Nefesimizdeki buharı mı, alnımızdaki teri mi?
*Tüfek, ya da tabanca, bu insanlar kaçmayacak!
*Su hayattır, sen anlayamazsın!
*Kristof Kolomb, askerleri ve rahipleri ile birlikte çarmıhlara kendilerine baş kaldıran Kızılderilileri germişlerdir ve onları ateşe vermek için beklemektedirler. Rahip misyonerlik faaliyetleriyle son nefeslerinde de rahat vermez Kızılderililere ve şu diyalog geçer bir “asi” ile arasında:
-Hıristiyanlar cennete mi giderler?
-İyi Hıristiyanlar cennete gider.
-O zaman beni cehenneme gönderin! Der ve tükürür rahibin yüzüne Kızılderili. Ardından Yüzbaşı, Kızılderililere döner ve:
-Eğer Hıristiyanlara karşı gelirseniz başınıza işte bu gelir, deyip çarmıha gerilmiş Kızılderilileri ateşe verir.
*Her zaman pahalıya mal olur. Her zaman bize mal olur. Keşke başka bir yolu olsaydı, ama yok!
*Her şeye rağmen hayatta kalacağım. En iyi yaptığımız şey bu.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Serçelerin Şarkısı



Serçelerin Şarkısı (2008) adlı filmin yönetmeni, senaristi, yapımcısı, Turgut Uyar’ın ifadesiyle ‘dürüst ve İslam kalmaya çalışan adam’, Mejid Mejidi. 1 saat 36 dakika süren film kâh güldürdü kâh gözlerimizi doldurdu. Film hakkındaki görüşleri o an orada bulunan arkadaşlarımızın kaleminden okuyalım.

Selin:


Mecid mecidi adını ilk defa duyduğumu belirtmeliyim öncelikle. Filmlerle aram iyi olmadığından deyip cahilliğimi örtbas edip film hakkında naçizane fikirlerimi sunayım. Kesinlikle her yerinde bir şeyler çıkarıp beynime kazıdığım şeyler oldu. Rollerdeki kişilere bürünüp filme odaklandım. Gerçeklik beni
içine çekiyordu ve ben de hazırdım. Vicdan umut hırs gibi duygu karmaşasında sürüklendim. Bir yandan hırsın gözleri kör etmesi bir yandan umut penceresindeki son kıpranışlar hepsi ayrı alemlerde oldukça ilgi çekici. Kayıtsız kalmamak, ders almamak, etkilenmemek söz konusu bile değildi.. Sahneler öyle iç acıtıyordu ki dönüp kendime bakıp kendimi sorgulamak bile istemiyordum. Ve arkamızı döndüğümüzdesesler bizi kendine çekip oraya yönelirken Kerim in kızının kremin kapağını
araması ve sesi duymaması benim içimdeki sesi ve omzumda yatan arkadaşımın hıçkırıklarını duymama yetti.


Büşra Şafak:


Mecid Mecidi'nin her senaryosunda olduğu gibi film olağanüstü olmayan bir kazayla başlıyor. -olağan değil çünkü kazalar olağan olsaydı onlara kaza denmezdi.- İzlediğimiz çoğu filmde olduğu gibi büyük hayaller peşinde koşuşturanları göremiyoruz. Filmde olağanüstü olmayan sadece kaza değil köy yaşamı, insanların hisleri ya da olaylar karşısında verdiği tepkilerin hepsi filmin yalınlığını gösteriyor.
Bu yalınlık insanı filme daha çok yaklaştırıyor. Filmin çekildiği ortamdaki yalınlık -ya da gerçeklik de denilebilir- verilmek istenen mesajı ön plana çıkarıyor. Filmin her karakteri mesaj kaygısı taşıyor. Mesela ablanın duymamasına ragmen bi kulak cihazına gerek olmadığını söylemesi vicdanları kontrol ettiriyor. Önüne geçemediğimiz istekleri düşündürüyor. Ya da hüseyin ve arkadaşlarının umutları
hırslarımızı düşündürüyor. Çocukların zor bi işi yaparken bile eğlenmesi, hedeflerini düsünüp daha da umutlanmaları hedeflerimizin kirlenmişliğini, umutlarımızın köreldigini düşündürüyor. Filmde balıkları ölünce umudunu kaybeden çocuklara babalarının şarkı söylemesi onları yeniden gülümsetiyor ve
son balıklarını suya bıraktıyor. Çocukların herşeyin düzelebileceğine inanmaları ve durmadan devam etmeleri, dursalar bile en küçük bir sevincin devam etmeye değer olduğunu hatırlatıyor, yaşamayı hatırlatıyor. Hala kerimin gözleriyle hayata baktıgımızı düşündürdüğü bile oluyor.
Ve filmin sonunda farkedenlerden olmalıyız dedirtiyor...


Büşra Apaydın:

İmgelerle dolu bir film seyrettim. Mecid Mecidi bütün filmlerinde bu imge işini harika kullanıyor. Filmi izletirken olayların acıklılığı ile duygu sömürüsü yapmıyor, tersine filmde duygulanılmasını ve düşünülmesini istediği yerlere imgeler yerleştiriyor ve oyuncuya değil seyirciye bırakıyor duygulanmayı ağlamayı; izleyici acı soluklarla gözlerini kapamadan o karelerde kendi iç dünyasına yolculuğunun içinde buluyor kendini. Yani kimse Mecid Mecidi için filmleri sürekli duygu sömürüsü yapıyor ha bire ağlatıyor diyemez çünkü Mecid Mecidi ağlatmıyor, o sadece yerleştirdiği ‘o an’lık karelerle seyirciyi düşüncelere daldırıyor. Yönetmenimiz bu işin ustası.
Serçelerin Şarkısı’nda birçok ‘o an’ vardı. Ve insan ‘o an’ ları durdurup ekrana bakarak dakikalarca düşünmek, şiirsel ifadeler kurmak istiyor. Bu şiirsel sahnelerden bir kaçını paylaşacağım öncelikle:
Başrolümüz Kerim filmin ilk 4 dakikasının içinde iki tarafı ağaçlarla kaplı yolda motoruyla gidiyor. O anı dondurup bir yandan kızının derdine üzülen bir yandan işitme cihazının pahalılığını düşünen bir babanın yerine koyup gözünüzü kapayıp derince nefes alıp ‘baba’ya destek olmak istiyorsunuz. Arkasından doktor, artık işitme cihazının kullanılamayacağını söyleyince ‘baba’yla birlikte siz de dertleniyorsunuz.
Bir başka imge: Kaçan deve kuşunu aramak için dağda deve kuşu kılığına giren Kerim’i objektifte uzaktan görüverince onun çabasına öyle içerliyorsunuz ki; tepe tepe dolaşıp devekuşu arayan devekuşu kılığındaki Kerim…
Bir başka imgeyi de Kerim’i mavi kapı ile yoldayken yakalıyorsunuz…
İmgeleri çokça sıralayabiliriz biraz da olaylara bakalım: Şehirde çalışmaya başlayan Kerim’in nasıl yavaş yavaş değiştiğini ve bir insan yalana, haksızlığa, hileye nasıl ufak ufak bulaşır göreceksiniz bu filmde. Önce bir devekuşu yumurtasını konu komşu herkesle cömertçe paylaşan Kerim filmin devamında hurdadan aldığı bir kapıyı akrabalarından sakınıyor, hem de bir yalanla (gün gelip devran dönünce Kerim’in yardımına yine o kapıyı esirgedikleri koşacak). Müslüman Kerim’in şehirde çıkarı için yalan söyleyen müşterisini görüp nasıl yalan söylediğine, sürekli hesaplar yapan Kerim’in planlarının Allah tarafından nasıl bozulduğuna; Kerim’in yaptığı haksızlıkların, gözünü para ve mal hırsı bürümesinin hesabının nasıl Allah tarafından karşısına çıkarılmasına tanık olacaksınız. Kerimin sürekli yoluna çıkan devekuşu yumurtalarına dikkat edin. Ve bir de Kerim’in oğlu Hüseyin’in azmine… Hüseyin ve arkadaşlarıyla birlikte pis kötü bir ‘su deposu’nu nasıl ‘yaşanabilir’ bir yer haline getirdiklerine... Bu sahnede o su deposunun yerine bir insanı koyarak düşünün. Kerim ile iyi bir müslümanın küçük denen günahlarla nasıl bataklığa sürüklendiğini ve o su deposunun yerine milletin iflah olmaz dediği bir insanı koyarak kötü bir insanın nasıl küçük görünen iyiliklerle, çabalarla nasıl bir güzelliğe büründüğünü gözlemleyeceksiniz. Ve film aslında Kerim’in “ama buna haksızlık denir” sözüyle başlıyor…